Nerdeeen, nereye…

Çok erken doğmuşum diye düşünüyorum bazen. Ben doğduğumda daha bilgisayarlar emekleme aşamasındaydı. Her ne kadar erken yaşta başlamış olsam da bilgisayar kullanmaya yine de şimdikiler kadar hızlı değildim. Keşke daha erken doğsaydım da teknolojinin sınırlarını nereye kadar genişleteceğini görme fırsatım olsaydı. Evet daha çok zamanım var biliyorum ama yine de ben öldükten sonra da bir sürü şey geliştirilecek. Aklımızı başımızdan alacak ürünler üretilecek. Birisi ben ölene kadar ölümsüzlüğü bulamazsa ya da Dünya’nın sonu gelmezse mutsuz öleceğim gibi geliyor.

Bari ben yaşayamıyorum, adım yaşasın. Ben yaşamış ve ardından yok olmuş sıradan bir insan olmak istemiyorum. Ben öldükten sonra da adım yaşasın istiyorum. Biliyorum, size YGS Türkçe sorularındaki paragraflar gibi geliyor bu ama bunu gerçekten istiyorum. Belki de sıradan çocuksu bir düşünce olduğuna inanıyorsunuz. İstediğinize inanın. Hayattaki amacım yararlı bir şeyler yapmak. Neden bunu söylediğinizde insanlar size hayalperest, aklı havada ya da deli muamelesi yapıyorlar anlamıyorum. Ama kalıcı olmayı başaranlar zaten sıradan insanlara göre farklıdır ve insanlar kendilerinden farklı olanları “Deli” diye damgalamaya alışmışlardır.

Ben bu blog’u neden yazıyorum? Şu aşamada hiç bir şey üretmiyor olsamda en azından “bende varım!” demek istiyorum. Bende yaşıyorum. Etrafınızdaki sıradan insanlara bakın, kız peşinde koşan erkekler, erkeklerin dedikodusunu yapan kızlar, evde oturup kocakarı programları izleyen insanlar, iş yok diye yan gelip yatanlar, sırf bir işe girip çalışmak istemediği için boş boş takılıp baba parası yiyenlerle dolu etrafımız.

Başkasının parasıyla yaşamak, ki bu babanın parası bile olsa, çok rahatsız edici değil mi sizin içinde ? Siz kendinizi aciz hissetmiyor musunuz? Resmen üzerimde bir eziklik varmış gibi hissettiriyor bu bana…

Ölmekten hiç bir zaman korkmadım, tek korktuğum yok olmak.

Leonardo da Vinci deliyse, Steve jobs deliyse, Einstein deliyse, Galileo Galilei deliyse, Darwin deliyse, Larry page ve Sergey brin deliyse, Bill gates deliyse, Steve wozniak deliyse Evet, bende deliyim!

Delilikle dahilik arasındaki ince çizgide yürümeye çalışıyorum ama sorhoş gibiyim, çizgiye basamıyorum…

Nezaket mi, İncelik mi?

Yeni okuduğum bir kitapta çok beğendiğim bir bölümü sizinle paylaşmak istiyorum:

Nezaketin yanında bir de incelik vardır. Bu, başkalarının hoşlanacakları bir şeyi yapmaktan, yani nezaketten biraz üstündür.
Nezaket, iyi,temiz ve insancıl bir düşüncenin sonucudur. ve bunu candan isteyen herkes, kültürü, bilgisi, ve zakası ne olursa olsun şu veya bu şekilde nazik olmayı başarabilir.
İnceliğe gelince; bu, iyi temiz ve insancıl düşüncelerin yanında kültür ve zekaya da ihtiyaç gösteren bir davranıştır. Nazik olan şahsın incelik gösterebilmesi, iyi, güzel ve yerinde bir buluş yapabilmesi, hazırcevap olabilmesi, yani kafasını bu yünde çok çabuk işletebilmesi ile mümkündür. İşte bir kaç örnek:

  • Zengin bir ailenin oturduğu bir evin banyo dairesindeki musluklar bozulmuş. Evin hizmetçisi eskiden beri bu işi yapan tesisatçıya telefon ediyor ve bir usta göndererek muslukları tamir ettirmesini rica ediyor. Ustanın başka işi vardır. Ancak bir kaç saat sonra gelebiliyor. Hizmetçi kapıyı açıyor ve ustayı tanıdığı için, “İkinci kattaki banyo dairesine çık.”, diyor, “Bütün musluklar su kaçırıyor.”Usta banyo dairesine gidiyor, kapıyı açıyor, bir de ne görsün evin hanımı banyo yapmaktadır. Yalnız nazik bir adam olsaydı “afedersiniz hanımefendi” der ve kapıyı kapatırdı. Fakat o ince bir adam olduğu için kapıyı çekerken “Afedersiniz beyefendi.” diyor.
  • Güney Adalarına bir inceleme yapmak üzere giden bir gazeteci karı koca, yerlilerle beraber dik bir tepeye çıkıyorlar. Birdenbire gazeteci bayanın ayağı kayıyor ve aşağı yuvarlanmaya başlıyor. Bir de ne görsün, bütün yerliler kendilerini aynı şekilde tepeden aşağıya bırakıyorlar.
  • Japon İmparatoru ilk Avrupa seyehatinde İngiltere Kralı’nın konuğudur. Şerefine büyük bir ziyafet veriliyor. Meyveden sonra ellerin yıkanması için kristal kaplarda içinde bir parça limon bulunan su getiriyorlar. Japon İmparatoru farkında olmadan kabu dikiyor ve sutu bir yudumda içiyor. Bütün misafirler şaşırıyorlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Tam o sırada İngiliz Kralı da kristal su çanağını eline alıyor ve içiyor. Tabii sofradakilerin hepsi de onu taklit ediyorlar.